Sözün Bittiği, Vicdanın Sızladığı Yerdeyiz!

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan yükselen feryatlar, sadece birkaç haber başlığı değil, bir toplumun ruhsal enkazının sesidir aslında. Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda yankılanan silah sesleri ve Şanlıurfa’da okul koridorlarına taşan o gözü dönmüş öfke, bize tek bir gerçeği fısıldıyor: Okullarımızı, evlatlarımızın zihinlerini ve yarınlarımızı kaybediyoruz.

Soru basit ama cevabı can yakıcı: Henüz çocuk yaştaki bir evladımızı, eline silah veya bıçak alıp bir öğretmenini ya da sıra arkadaşını hayattan koparacak kadar ne nefretle doldurdu?

Ve biz ne ara bu kadar “öfke dolu” bir toplum olduk?

Bu çürümenin izini sürdüğümüzde, karşımıza sadece “kötü çevre” çıkmıyor; ceplerde taşınan, yatak odalarına kadar giren devasa bir dijital bataklık çıkıyor. Tik Tok ve benzeri platformlar, bugün gençler için sadece bir eğlence aracı değil, kimliklerini kanıtladıkları birer “arena” haline geldiler ve çocuklarımıza başkalarına zarar vermeyi bir “popülerlik bileti” gibi pazarlıyorlar.

Daha da vahimi, kulaklıklardan yayılan o zehirli tınılar… Bugün dijital listelerin başında yer alan, gençlerin dilinden düşürmediği pek çok şarkı; küfrü, uyuşturucuyu, çeteleşmeyi ve kadına şiddeti “havalı” bir yaşam tarzı gibi sunuyor. Suça methiyeler düzen bu sözde sanat eserleri, ergenlik çağındaki bir çocuğun adalet duygusunu silahla, saygınlığını ise kaba kuvvetle aramasının zeminini hazırlıyor.

Çocuklarımızı suça teşvik eden, şiddeti bir başarı kriteri olarak sunan sanal oyunlar ise körpe zihinlere “yok etmeyi” sıradan bir eylem gibi öğretiyor.

Buna ek olarak, reyting uğruna şiddeti estetize eden, mafyatik ilişkileri kahramanlık gibi sunan diziler; empati duygusunu köreltirken, sorun çözme yöntemi olarak sadece kaba kuvveti gösteriyor. Çocuklarımız, ekranlarda gördükleri o sahte dünyaları gerçek sanıyor ve öfkesini kontrol edemeyen bireylere dönüşüyor.

Yaşanan bu trajedilerin kökenine indiğimizde ise karşımıza çıkan en büyük eksiklik aile birliğinin zayıflaması ve manevi değerlerin erozyona uğraması olarak çıkıyor. Aynı sofrada oturan ama birbirinin ruhuna dokunamayan, herkesin kendi ekranına gömüldüğü “yalnız” aileler çoğalıyor.

Sevgi, saygı, hoşgörü ve merhamet gibi manevi dinamikler; yerini hırsa, tüketime ve “güçlü olan kazanır” anlayışına bırakıyor.

Çocuğunun dijital dünyada nelerle hemhal olduğunu bilmeyen bir ebeveynlik modeliyse evlatlarımızı savunmasız bırakıyor.

Peki çözüm ne?

Bu yangını söndürmek için sadece kınamak yetmez; topyekûn bir seferberlik şart!

Aileler, çocuklarının oynadığı oyunların içeriğini ve izlediği içerikleri sıkı bir süzgeçten geçirmeli. Teknoloji bir “bakıcı” değil, kontrollü bir araç olmalı.

Çocuklarımıza sadece akademik başarıyı değil; iyi bir insan olmayı, can taşıyan her varlığa şefkat göstermeyi ve sabretmeyi öğretmeli.

Şiddeti özendiren yapımlar üzerinde toplumsal bir baskı kurulmalı ve RTÜK gibi kurumlar bu konuda çok daha tavizsiz politikalar izlemeli.

Okullar sadece ders anlatılan yerler değil, öğrencilerin psikolojik olarak gözlemlendiği ve öfke kontrolü eğitimlerinin verildiği güvenli limanlar haline getirilmeli.

Unutmayalım ki; bir toplumun geleceği, çocuklarının cebindeki telefondan çok, kalbindeki merhametle şekillenir. Eğer biz aile içinde o bağı kuramaz, manevi değerlerimizi evlatlarımıza miras bırakamazsak, daha çok “başsağlığı” mesajı yayımlamak zorunda kalırız.

Son olarak bir kez daha, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul saldırılarında hayatını kaybedenlere, hayalleri yarım kalan öğrencilerimize ve cehaletin, öfkenin kurbanı olan kıymetli öğretmenlerimize Allah’tan rahmet; acılı ailelerine sabr-ı cemil diliyorum. Rabbim bu milleti, evlatlarını kendi elleriyle toprağa verdiği değil, onlarla gurur duyduğu günlere ulaştırsın inşALLAHHH!

 

Niyazi ŞAHİN

 

Bir yanıt yazın